Yıkıntı
YIKINTI
Koyu gri bulutlar gökyüzünün tamamını artık neredeyse kaplamıştı ki yüzüne ilk damlanın düştüğünü fark etti. Yüzüne düşen damlayı elinin tersiyle silerken derin düşüncelerinden de sıyrılıp etrafına baktı ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Karşı kulübenin hemen yanında belli belirsiz birinin kendine el salladığını görünce birden irkildi. Hayranlıkla izlediği o güzel resmin büyüsünü bozan o ele biraz öfkeli biraz şaşkın bakakaldı. Yavaşça ayağa kalkıp o da el sallamaya başladığında, yağmurun ne kadar şiddetlendiğini de yeni fark etti. Sırılsıklam olmuştu. Kayanın üstünden atlayıp çantasını taktı omzuna. Sanki yağan yağmur umurunda değilmiş gibi ağır ağır yürümeye başladı. “Acele et!” dercesine kendisini çağıran o ele inat kesinlikle hızlanmıyordu da.
Kulübeye yaklaştıkça belirginleşen görüntüsüyle birlikte sıcaklığını da hissettirmeye başlamıştı yaşlı adam. Yanına gelene kadar uzun uzun süzdüğü o yabancının gözlerine derin derin baktı. Fark ettiğinde o tanıdık kederi o ağır adımlarına da artık bir anlam verir gibiydi.
“Hoş geldin evlat. Buyur gel soluklan biraz. Yağmur çabuk dinmez buralarda!” dedi yaşlı adam gülümseyerek. Başını kaldırıp göz ucuyla gökyüzüne baktı ve yaşlı adamı tasdik eder gibi o da gülümsedi. Kapıya doğru yöneldiğinde sıcacık ama geçici bir mutlulukta belirdi gözlerinde ve “Teşekkür ederim!” dedi ev sahibine.
Sırtındaki çantayı pencere kenarındaki sedirin yanına bırakıp oturdu. Yaşlı adam içeri girdiğinde, o da evi tarayan gözlerini onun üstüne çevirdi. Bakışlarını yakaladığında küçük bir tebessümle karşılık verdi ona yaşlı adam. Sobanın üstünde kaynayan çaydan bir bardak doldurup uzattı. Sıcaklığını hissederken çayının, sorgulayan ama de bir cevap döküldü dudaklarından. “Hava bu kadar zelken, aniden böyle bir yağmur beklemiyordum. Tekrar teşekkür ederim!” dedi belli belirsiz gülümseyerek. Yaşlı adam sobaya bir odun daha atarken bakışlarını ona çevirdi. “Yolculuk nereye anlamadım doğrusu. Buralara uğrayan olmaz da!” Bakışını üzerinde fark ettiğinde gözlerini kaçırmadan baktı ilk defa yaşlı adama. “Yol... Bilmiyorum...” dedi başını olumsuz bir şekilde sallayarak. Gözlerinin dolduğunu fark etti. Boğazında düğümlenen kelimeler daha da dudaklarından dökülmedi. Başını eğdi ve çayından bir yudum daha aldı.
Uyandığında yaşlı adamı göremedi. Kalkmaya çalışırken bedeninin ağırlığını hissetti. Pencere kenarına doğru yürüdü. Yaşlı adamı her zamanki gibi tarlada çalışırken buldu. Onu izlerken cam kenarından sade, tek düze yaşamına imrendi. Odayı süzdü göz ucuyla. Beş gün sonra hâlâ buradaydı. Neden buradayım hala diye düşündü. Kendine bir cevap vermek, burada bulunuşunu bir nedene bağlamak zorundaymış gibi hissetti. Başını iki yana salladı. “Neden bilmiyorum ama bir adım daha atamadım. Gidemedim daha uzaklara. Nereye gideceğimi de bilemedim. Şimdi burada, uçsuz bucaksız bu alanın ortasında, basit bir nokta gibi basit ve sade bu kulübe... Huzur veriyor. Sanki bir anlamı var gibi!”
Yatağında oturmuş kendine gelmeye çalışırken, duvar kenarındaki kitaplar ilgisini çekti. Basit de olsa bir kitaphanesi bile yok diye düşündü. Yerlerde üst üste kitaplar, özellikle sobanın yanındaki yer döşeğinin çevresinde kümelenmiş durumlardaydı. Yaşlı adam buraya oturur, saatlerce kitap okurdu. Ara ara kitabını bırakır ve uzun düşüncelere dalardı. Kendisi geldiğinden beri belki de ilk defa rutin bozulmuş ve küçük sohbetler yapılmıştı gece. Bu sohbetlerde adının Rıfat olduğunu söylemesi ve onun kendisine yaşlı denmesini istemesi kadar önemli bir mevzu da konuşulmamıştı. Beşinci güne başlarken yaşlı adamla sadece bu kadar konuşmuşlardı. Sobanın sıcaklığıyla ya derin düşüncelere dalmış ya da gözleri yorulunca yatağına çekilmişti. Çok sessizdi ama içtendi. Konuşmayı sevmiyor değildi de sanki onun anlatmasını bekleyiyor gibiydi.
Tüm bu karmaşık düşünceler onun kafasını meşgul ederken kapının açıldığını duydu. Yaşlı adam her zamanki güler yüzüyle sanki güneş gibi aydınlattı birden içini. “Günaydın Rıfat evladım. Hadi bir şeyler yiyelim de senden yardımını isterim biraz bugün!” dedi. Şaşırmış ve hâlâ ayılamamış hâliyle “Tabi ne demek fakat hiç anlamam bağ bahçe işlerinden. Benim gibi bir İstanbul çocuğunun dalından meyve koparmışlığı yoktur!” dedi. Yaşlı adam gülümsedi başını sallayarak. Sobanın üstünde kaynayan çaydan doldurdu iki bardak. Çayı uzatırken ona “Her şeyin bir ilki vardır evlat. Hem toprak bağımlılık yaratır. Bir kere elini sürdün mü bir daha bırakamazsın!” dedi.
Sonraki günler onunla tarlaya gitmeye, yardım etmeye başladı. İlk zamanlar eline yakışmayan kazma, patlayan sonra nasırlaşan ellerinde iş görür oldu. Toprakla uğraşmak, önce ekip biçip sonra karşılığını almanın ayrı bir hazzı veriyordu.
Gelişinden sonra yaklaşık bir iki ay sonra yine yaşlı adam kitabına dalmış, Rıfat’sa artık alev olmuş sobanın kenarında düşünceler içindeyken, yaşlı adam kitabından gözlerini çevirip ona baktı. “Evlat, sence de artık zamanı gelmedi mi?” dedi. Rıfat’ın neyi kastettiğini anlayamadığını fark edince “Artık birilerine ulaşman gerekmiyor mu? Seni merak eden birileri yok mudur?” diye devam etti yaşlı adam. Oturduğu yerde toparlandıktan sonra olumsuz şekilde kafasını salladı ve “Hepsini kendi ellerimle gömdüm!” dedi Rıfat. Direk gözlerinin içine bakarak yaşlı adamın “İki çocuğumu, karımı, komşularımı, tüm kasabayı toprağa verip geldim buralara!” dedi.
Yaşlı adam biraz soruyu sorduğuna pişman bir edayla Rıfat’ın kendine gösterdiği saygıya güvenerek devam etti. “Resmî kurumlar yaşayan kişilere ulaşmaya çalışmamış. Mal mülk hesapları bir yana tabi bir de akrabaların birbirini bulmaya çalışıyorlarmış!” dediğinde Rıfat girerek “Sağlığımızda, iyi günümüzde bir gün kapımızı çalmayan akrabalar, şimdi beni bulup sahip mi çıkacaklar? İnan bana miras için arıyorlardır insanlar birbirlerini, bana!” dedi yaşlı adama şaşırmış gibi bakarak.
Rıfat o gecenin, artık açıklama yapma zamanı olduğunu anlamış ve yaşlı adamı daha fazla sıkıntıya sokmadan kendi anlatmaya başlamıştı. “Biliyorum sadece duydukların var. Çok iyisin, çok sabırlısın. Bu kadar zamandır bu konuda tek bir kelime bile konuşmadın. Şu an düşünüyorum da orada yaklaşık on beş gün geçirdiğimi de hesaba katarsak tam iki ay olmuş. Hâlâ unutamıyorum inan. Bile bile, göre göre geldi aslında. O akşam öyle güzel vakit geçirmiştik ki... Çoğu zaman yorgun olurdum, geçiştirirdim çocukları. O akşam sanki son gecemiz olduğunu anlamış gibi tüm enerjimle oynadım onlarla. Karım, çocuklar güldük eğlendik. Yatmak istemedi çocuklar hatta. Ne yapsalar, göremiyorlardı işten güçten beni. Eşimde onlarla yattı sonra. Benim de sabahlara kadar oturmak huymundur. Yine üç gibiydi. O uğursuz saat. Birden sallanmaya başladık. Çocuklar korkmasın diye onlara koştum. Küçüğü annesinin yanına getirdim. Baktım korkarak oğlumda geliyor. Hemen onu da yanımıza çektik. Sarıldık dördümüz. Hâlâ sallanıyordu. Apartman gıcırdıyor, sürekli bir şeyler kırılıyordu. “Allah’ım lütfen lütfen!” diye bağırıyordu eşim. Yavaş yavaş azaldı sallantı ama dışarıda büyük yıkımların olduğunu bakmadan anlamıştık. Yürünebilecek duruma geldiğinde çocukları hızla giydirip dışarı fırladık. Merdivenlerden kaçarcasına inmeye çalışırken apartmandan büyük bir uğultu geldi. Sanki ayaklarımın altından kayıp...” Gözyaşları sanki iki ayın acısını çıkarıyordu.
Hıçkırıkları kesilip, nefesi düzene girince devam etti. “Ben kendime geldiğimde, onları çoktan kaybetmiştim. Üzerimde koca bir duvar vardı. Kımıldayamıyordum ama onları görüyordum. İki güne yakın o enkazın altında onlara bakarak yaşadım. Yaşadığıma lanet ederek yaşadım. İki gün sonra sadece eziklerle kurtuldum. Düşünebiliyor musun? Sadece eziklerle!” Kaşları çatık gözleri dolu dolu devam etti. “Onları kendi ellerimle gömdüm. Mezarlarını bilmek istedim çünkü o lanet şehirde bırakmayacaktım onları. O yıkık, o uğursuz şehri bir görmeliydin. Ne heybeti ne görkemi kaldı. Layığını buldu. Olan benim canlarıma oldu.” dedi ve yine gözyaşlarına boğuldu.
Yaşlı adam yanına gidip Rıfat’ın saçlarını okşamış ama ne diyeceğini bilememişti. Sessiz kalıp sakinleşmeye çalıştılar. Bir daha bu konuyu açmak istemeyen yaşlı adam kafasına takılan son şeyi de sordu. “Peki, evlat buraya nasıl geldin?” dedi. Rıfat düşüncelerini toparlamaya çalışır gibi bakışlarını yaşlı adamda netleştirerek “İstanbul’dan yürüyerek çıktım. Sonra bir otobüse atladım. Şehirlerarası olduğu belliydi ama inan nereye gittiğini bile sormadım. Muavin nerede ineceğimi sorduğunda ona, geldiğimizde söylerim dedim. Uçsuz bucaksız bir yerde de indim. Yolcular da şaşırdı zaten. Öyle yürümeye başladım ta ki seni görene kadar!” dedi.
Birkaç ay sonra, saçları kırlaşmış orta yaş üstü bir adam köy kahvesine yaklaştı. Rıfat’ı sordu onlara ama kimse tanımadı. Tarif etmeye çalıştı ve elindeki mektubu gösterdi sonra. “Merkezden atılmış mektup ama bu köyün adresi verilmiş. Burada yaşıyormuş, nasıl bilmezsiniz?” dedi. Kahveden biri “Şu pazarda satış yapan genç olmasın?” dedi. İçlerinden biri heyecanla bakışlarını ona çevirdi. “Az konuşur ama konuşması çok düzgün; belli İstanbul...” dedi köylü. “Evet, evet kesin o. Nerede bulabilirim?” dedi adam. “Allah’ın dağına geldi yerleşti. Kulübede yaşıyormuş ne!” dedi yaşlı bir amca. Kahveci “Dur ben tarif edeyim sana ama çok yürüyeceksin!” dedi. Olsun der gibi başını salladı.
Bir saatten fazla yürümüştü ki anlatıldığı gibi kulübe ve önünde bir adam gördü. İlerledikçe onun Rıfat olduğunu anladı. Elinde kazma toprakla uğraşan Rıfat fark etmediğini yanına kadar geldiğinde, “Oğlum Rıfat!” dedi adam. Rıfat arkasını dönüp baktığında şaşırdı. Bir süre emin olmak istercesine dikkatlice süzdü adamı. “Amca... Ali amca sen misin?” dedi. “Benim oğlum benim!” dedi kollarını açarak amcası. Sarıldılar uzun uzun. Gözleri yaşlı birbirlerini süzerken “Gel gel otur şöyle. Hâlâ inanamıyorum!” dedi Rıfat dışarıdaki sediri gösterirken. Hemen içerden bir bardak su getirdi amcasına. “Buralarda mısın be oğlum. Mektubunu almasam belki ömrümün sonuna kadar bulamazdım seni!” dedi amcası. Rıfat şaşırarak amcasına bakarak “Ne mektubu?” dedi. “Mektup yazmışsın ya, buralara geldiğini anlatmışsın!” dedi amcası. Gülümseyerek başını salladı ve “Ah yaşlı ah. Senin işin bu!” dedi Rıfat. Amcası şaşırarak “Yaşlı kim?” dedi. “Hepsini soluklanınca anlatırım. Zaten gelir biraz sonra tanışırsınız!” dedi Rıfat.
Amcası bir şeyler yedikten sonra daha fazla dayanamamış uykuya dalmıştı. Uyandığında akşam olmuş, Rıfat’ı sobanın yanında kitaplarla kümelenmiş döşeğin üstünde bulmuştu. “Uyandın mı amca, belli çok yorulmuşsun!” dedi. “Oğlum yaşım kemale erdi. Buraya kadar gelmem bile mucize!” dedi amcası. Çevresine bakındı. Kimseyi göremeyince “Arkadaşın nerede?” dedi. Rıfat biraz endişeli “Ben de bilemiyorum; geç kalınca merkezde kaldı herhalde. Hiç beni yalnız bırakmamıştı ama...” dedi. Amcasına bakarak başını salladı. Çevresini süzdü ve “Nasıl geldin buraya anlat bakalım!” dedi. Rıfat en başından uzun uzun anlattı hikâyesini. Yaşlının ona yardımlarını ve nasıl kendine getirttiğini anlattı. Gece boyunca konuştular.
Rıfat ertesi gün ve peşinden gelen dört gün daha yaşlının gelmesini sabırsızlıkla bekledi. Yaşlı gelmemiş, en ufak bir haber bile göndermemişti. Amcasıyla pazara indikleri gün etrafta onu sorup soruşturmuş, başına bir şey gelmesinden korkmuştu. O pazardayken yine ilk gün gördüğü kahveye giden amcasını kahveci hemen tanımıştı. “Oo amca, buldun mu aradığın kişiyi?” dedi. “Buldum buldum sağ olasın ama birlikte kaldığı yaşlıca bir adam varmış o gelmedi bir türlü!” dedi amcası. Kahveci şaşırarak “Yaşlı adam mı... Valla seninkini pazarda hep yalnız görürüz. Kim ola ki bilemedim o yaşlı adamı. Dur bizim avcılara sorayım!” dedi. “Hamdi, şu İstanbullunun yanında yaşlı bir adam varmış kim o?” dedi kahveci diğer masadaki bir adama. Adam düşündü ve Ali amcaya dönerek, “Valla amca, seninkini ilk geldiği günden beri gören biziz. Ava giderken geçeriz o yoldan. Hep tek başına gördüm. Ekiyor biçiyor yalnız başına yaşıyor garibim. Anladık İstanbul’dan geldiğini sesimizi çıkarmadık. Zaten yaşanacak gibi de değildi o kulübe. Yaşasın gitsin dedik ama benim gördüğüm hep yalnızdı. Aha istersen diğer avcılara sor!” dedi adam. Diğerleri de başıyla onaylayarak “Evet!” dediler.
Ali amcanın kafası karışmıştı. Pazarda uzun uzun Rıfat’ı izledi. Akşam döndüklerinde Rıfat odada dört dönüyordu. Onun sakinleşmesini beklerken Rıfat’ın gözlerine çevirdi bakışlarını. “Rıfat oğlum gel otur yanıma!” dedi. Rıfat “Amca çok endişeliyim. Niye gelmedi, ne oldu acaba?” dedi. Gözlerine uzun uzun bakan amcası “Sanırım o hiç gelmeyecek!” dedi. Rıfat şaşırmış bir şekilde “Ne demek gelmeyecek, bir şey mi biliyorsun amca?” dedi yanına oturarak. Amcası elindeki kâğıdı uzattı ona. Rıfat dikkatle baktı. “Bu bana gelen mektup oğlum!” dedi amcası. Rıfat şaşırarak “Ama bu benim yazım!” dedi. Bakıştılar. Amcası onu onaylayarak “Öyle biri yok oğlum. Bunu bana sen yazdın!” dedi. Rıfat şaşkın, donuk gözlerle baktı amcasına.
Ertesi gün Rıfat merkezde bir işi olduğunu, amcasına döneceğini söyleyerek evden ayrıldı. Doğruca postaneye giden Rıfat, görevli bayana yaklaştığında “Efendim yine mi mektup!” dedi bayan. Rıfat şaşırarak “Yoo anlamadım!” dedi. “Her hafta bir mektup gönderiyordunuz artık tanıdım sizi. Hepsi İstanbul’a gidiyor galiba!” dedi. Rıfat donakalmıştı. Görevli bayan Rıfat’ın boş bakışlarından korkarak “Beyefendi, iyi misiniz?” diye seslendi. Rıfat hiçbir şey söylemeden yavaş yavaş çıkıp gitti postaneden. Yol boyunca amcasının haklı olduğunu düşünüp, kendine şaşırıyordu. Gerçekten yaşlının olmadığını, kendi kafasında böyle bir dünya yaratmış olabileceğine inanamıyordu. “Hayır!” dedi başını sallayarak “O vardı ve gitti!” dedi haykırarak. Dayısının yanına gittiğinde yanına oturdu ve boş gözlerle baktı çevresine. “Her hafta bir mektup atmışım İstanbul’a!” dedi. “Sanırım birilerine ulaşmaya çalışmışım!” dedi ve başını amcasının omzuna yasladı. Amcası saçlarını okşayarak “Çok zor günler geçirdin be oğlum!” dedi yaşadıklarının normal olduğunu anlatmak istercesine.
Dört beş gün neredeyse hiç konuşmadılar. Rıfat’sa hep dalgın ve düşünceliydi. Amcası tarlada çalışan Rıfat’ın yanına gidip “Hadi bırak artık şu işleri!” dedi. Rıfat amcasına anlamadım dercesine baktı. “Mezarda da olsalar ailen orada evlat. Dönelim artık!” dedi amcası. Rıfat elindeki kazmayı yere attı ve çevresine baktı. “Bir sen kaldın be oğlum. Dönmem gerek ama sensiz olmaz!” dedi amcası. Rıfat ona bakarak başını salladı. Sanki içten içe bunu hep istiyordu da birinin hadi demesini bekliyordu her zaman.
Aylar geçmiş İstanbul çoğu yıkıntısından kurtulmuş gibiydi artık. Otobüsle geçerken şehrin içinden insanlardı hep. Omuzları düşük düşünceli insanlar doluydu her yerde. İlk gittiği yer mezarlık oldu. Ucu bucağı gözükmeyen mezarlıkta, onlara verilen ve tahtanın üzerine yazılmış bir numarayla bulabildiler mezarlarını. Oturdu Rıfat ve çocuklarının mezarlarını okşadı saçlarını okşar gibi. Karısının yanına yattı sonra, sanki yanı başındaymış gibi. Birkaç saat sonra amcası kaldırdı kollarından tutup Rıfat’ı. Gün batarken şehrin tüm pisliğini örten karanlığa doğru yürüdüler yavaş yavaş. Ve İstanbul’un ara sokaklarına dalıp, yine içinde kayboldular şehrin eskiden olduğu gibi.